Neyzen Tevfik portresi

Neyzen Tevfik

Şair, yazar, fikir adamı, neyzen, besteci Bodrum, Muğla, Türkiye
24 Mart 1879 28 Ocak 1953 (73)
Şiirleri
“Taşlamalarıyla tanınan Neyzen Tevfik, hiciv sanatını ustalıkla kullanarak toplumsal eşitsizliğe, haksızlığa ve baskıya karşı çıkmıştır. Neyzenlikteki ustalığıyla da bilinen şair, Nef'i ve Eşref'ten sonra yergi türünün en önemli isimlerinden biri olmuştur. Osmanlı istibdadına ve Cumhuriyet döneminde devrimlere karşı çıkanlara yönelik eleştirel şiirler yazmış, bu yüzden birçok kez tutuklanmıştır. Azâb-ı Mukaddes adlı eseriyle hiciv şiirlerini kitaplaştırmıştır.”
HAYATI VE EDEBÎ YOLCULUĞU

Neyzen Tevfik Kimdir?

Şiirleri, edebî duruşu, fikirleri ve hayatından kesitler

Neyzen Tevfik, 24 Mart 1879'da Muğla'nın Bodrum ilçesinde Emine Hanım ve Hasan Fehmi Bey'in ilk oğlu olarak dünyaya geldi. Ahmet Şefik adında bir kardeşi vardı. Çocukluk yıllarında babasıyla birlikte Tepecik Camii yakınındaki kahvede vakit geçirirken dervişlerin üflediği ney dikkatini çekti ve kendisi de üflemek istedi. Babası eğitim hayatını olumsuz etkileyeceğini düşünerek buna izin vermedi. Çocukluk arkadaşı Avram Galanti, Tevfik'in düdükler yapıp çalarak civardaki çocukları etrafında topladığını ve ilham kaynağının deniz olduğunu anlatır. Şiire olan ilgisi de çevresinden duyduğu halk hikâyeleriyle bu erken yaşlarda başladı. Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsça dersleri aldı.

1892'de on üç yaşındayken babasının tayiniyle Urla'ya taşındı ve bir süre burada okudu. 1893'te tanıştığı neyzen berber Kâzım'dan ney dersleri almaya başladı ve aynı yıl ilk sara nöbetini geçirdi. Yedi yaşındayken Muğlalı Kel Mülâzım Ağa müfrezesinin yakaladığı eşkıyaların kesik başlarını görmesiyle yaşadığı rahatsızlık, önce olağan dışı bir durgunluk, birkaç yıl sonra da sara nöbetleri hâlinde kendini gösterdi. Okulu bırakmasına sebep olan hastalığın tedavisi için annesi birçok doktora ve hocaya danıştı fakat sonuç alamadı. En sonunda hastalığı kontrol altına almayı başaran, annesinin götürdüğü İstanbul'da Pepo adlı bir doktor oldu. Doktor, fazla üzerine gidilmemesi ve en çok hoşlandığı şeyleri yapmasına izin verilmesi gerektiğini söyledi. Bu sayede hem hastalık bir nebze kontrol altında kaldı hem de ona Neyzen lakabını kazandıracak olan neye devam etmesi sağlandı.

Hastalığının kontrol altına alınmasının ardından eğitimini bitirmesi için babası tarafından yatılı olarak İzmir İdadisi'ne gönderildi fakat tekrar başlayan sara nöbetleri yüzünden eğitimi yeniden yarıda kaldı. İzmir Mevlevihanesi'ne giderek kendini neyine verdi. İzmir'in bu yıllarda istibdat yönetimi tarafından sürgün yeri olarak kullanılması nedeniyle kovulan aydınların uğrak yeri olan bu mevlevihanede Tokadîzâde Şekib Bey, Tevfik Nevzat, Şair Eşref ve Ruhi Baba gibi ünlü kişilerle tanıştı. Türkçe, Arapça ve Farsça dersleri aldığı bu kişilerden Şair Eşref, aynı zamanda ona hicvi öğretti. Bu sayede 13 Mart 1898'de Muktebes dergisinde ilk şiirini yayımlattı.

On dokuz yaşında babası onu eğitim için İstanbul'a, Fethiye Medresesi'ne gönderdi. Burada zamanının çoğunu Galata ve Yenikapı Mevlevihanelerinde geçiren Tevfik, Mehmet Âkif Ersoy'la ve onun yardımıyla dönemin seçkin sanatçılarıyla tanıştı; ondan Fransızca, Arapça ve Farsça dersleri aldı, aynı zamanda ona ney öğretti. İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Uşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tevfik Fikret, Tanburi Cemil, Yunus Nadi, Udi Nevres ve Hacı Arif Bey gibi isimler arasında kendini geliştirme fırsatı buldu. 1900'de bir plak doldurma girişiminde bulundu. Gülistan Plak Mağazası'nın sahibi Hafız Aşir Bey'le yaptıkları denemelerde çok içkili olduğu için plaklar zar zor doldurulsa da basılıp piyasaya verildi. Bu plakların sayısı çok sonradan Azâb-ı Mukaddes (1949) kitabının önsözünde belirttiğine göre yüze yakındır. Bu zamanlarda saray çevresinde bile davet edilen, köşk, yalı ve konaklara çağrılan meşhur bir neyzen oldu.

Mehmet Akif Ersoy'un verdiği setre pantolonu cüppe ve şalvar yerine giymesi, akşamları medrese dışında kalması rahatsızlık yaratınca 1901'de medreseden ayrıldı. Babasının tanıdığı ve sonradan şeyhülislam olacak Musa Kazım Efendi onu derslerine kabul ederek Şair Şeyh Vasfi, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci gibi yazar ve şairlerle tanışmasına önayak oldu. Bu süreçte bir süre Fatih'teki Şekerci Hanı'nda, daha sonra Çukurçeşme'de bulunan Ali Bey Hanı'nda kaldı. Sirkeci'de, İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi'nde baskı rejiminin karşıtı gençlerle ülkenin sorunlarıyla ilgili ve istibdada karşı konuşmalar yaptı. Bu konuşmalar yüzünden bir gün Ziya Şakir tarafından jurnallenerek gözaltına alındı ve daha önce otuz beş kere jurnallendiğini de öğrendiği sıkı bir sorgulamadan geçirildi, on beş gün sonra salındı. Jurnallenmiş biri olarak peşinde gezen hafiyeler yüzünden hem kendi hem arkadaşlarının iyiliği için onlardan uzaklaşarak zamanını Beyoğlu meyhanelerinde geçirmeye başladı.

1902 yılında Bektaşi dervişi oldu. Sütlüce Bektaşi Tekkesi'ne devam ettiği bu zamanlarda Şeyh Mümin Paşa'dan nasip aldı ve hayatının geri kalanını da şekillendirecek bu inancı ve biçimi benimsedi. İstanbul'da baskının iyice artmasının sonucunda Şair Eşref ile beraber 13 Ocak 1902 Perşembe günü Mesajeri vapuru ile Mısır'a gitti. Bir arkadaşı ile bir neyzenler kahvehanesi açarak işletmeye başladı, geçimini neyi ve şiirleriyle sağlamaya devam etti, Özbekiye Saz Bahçesi'nde plaklar doldurdu. Alkolün etkisiyle bir buluşma esnasında tabancasını ateşlemesi ve duruşma esnasında da yargıca Haksızlık yapıyorsunuz demesi yüzünden altı ay hapse mahkûm oldu ama itiraz ederek bir buçuk ay sonra özgürlüğüne kavuştu ve iki ay kadar Feride adında Lübnanlı bir kadınla yaşadı. Bu sıralarda, ilk önce İstanbul Kıraathanesi'nde okuduğu Abdülhamid'in Ağzından Bir Nutk-ı Hümâyun hicvi yüzünden tutuklanmak istendiyse de çevresi sayesinde kurtulmayı başardı fakat daha sonra Türk Aydınlarının Mısır Hidivi Hakkındaki Düşünceleridir başlıklı yazısı gazetelerde yayımlanınca kesinlikle tutuklanması hakkında karar verildi. Bu yüzden sığındığı Bektaşi Kaygusuz Sultan Tekkesi'nde bir süre kaldıktan sonra meşrutiyetin tekrar ilanıyla beraber İzmir'e döndü.

8 Ağustos 1908'de İzmir'den İstanbul'a geçerek Fatih-Çemberlitaş'ta bir hana yerleşti. Meşrutiyet'ten beklediğini alamaması uzun sürmedi. Ferah Tiyatrosu'nda Sabah-ı Hürriyet adlı oyunu izlemeye gittiğinde oyunun İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından yasaklandığını öğrendi ve bunun üzerine yaptığı konuşma yüzünden kısa bir süre sonra serbest bırakılmak üzere tutuklandı. 1910 yılında annesinin ısrarları ile babası ve kardeşinin karşı çıkmasına rağmen Cemile Hanım ile evlendi fakat evlilikleri yürümedi. Kayınbabası, eşini ve Leman adını verdiği kızını da alıp götürdü. I. Dünya Savaşı'nda Mahmud Muhtar Paşa'nın emrinde mehterbaşı olarak görev yapmaya başladı. Düzenli askerlik hayatını pek benimseyemeyen Tevfik sık sık Muhtar Paşa ile tartışsa ve çekip gitse de dönemin İstanbul Merkez Komutanı Albay Cevat Bey sayesinde tekrar tekrar geri döndü. Üstelik bazı kaynaklara göre dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın yalısında verdiği konseri izleyen Alman bir komutanın davetlisi olarak Romanya'da piyano eşliğinde konser verdi.

Cumhuriyetin ilanı sıralarında kardeşinin yanına Ankara'ya gitti ve 1926 yılında tanışacağı Mustafa Kemal'i ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı yücelten şiirler yazdı. Bu dönemde yazdığı şiirlerden cumhuriyeti ve getirdiklerini benimsediği, ona karşı olan unsurlara da savaş açtığı görülebilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Hasan Sâit Çelebi'nin yardımıyla Azâb-ı Mukaddes adı altında bazı kitap yayımlama girişimleri olsa da başarılı olamadı. Geçirdiği sara nöbetleri ve yüksek alkol tüketimi nedeniyle bundan sonra da sıklıkla gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kâmil Hastanesi'nde tedavi görmeye başladı. Bir süre sonra eski arkadaşı Mehmet Âkif Ersoy'u ziyaret için Mısır'a geçti ve bir yıla yakın bir süre kaldıktan sonra geri döndü. 1930'larda İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'ın yardımıyla parasal anlamda destek olması için konservatuvarda görevlendirilerek kendine bir aylık bağlandı.

1940'larda ise yine valinin oluru ve aynı zamanda doktoru olan bazı dostlarının (Mazhar Osman ve Rahmi Duman) yardımı ile Bakırköy Akıl Hastanesi'nde 21 no.lu koğuşa tam anlamıyla yerleşti. Otel odası gibi kullandığı bu koğuşta ve hastanede çevresine yine şiir ve felsefe ile ilgili bilgiler sundu. 9 Mart 1946'da basın yararına bir konser verdi. İhsan Ada; sonunda 1949 yılında, onun gözetimi altında eserlerini Azâb-ı Mukaddes adı altında kitaplaştırdı. 1950'de Onu Affettim ve sonra Ağlayan Şarkı adındaki iki filmde rol aldı. Arkadaşlarının ısrarı üzerine ölümünden önce son yıl olan 1952'de Şehir Komedi Tiyatrosu'nda jübilesini yaptı.

Neyzen Tevfik'in düzenli bir geliri olmadığı sanılmaktadır. Genellikle neyi ve şiirleriyle para kazanmaya çalışmış, sadece 1930'lu yıllarda kendisine devlet tarafından bir aylık bağlanmıştı. Kuralları pek umursamadan sürdürdüğü yaşamında rakı başta olmak üzere içkinin çok büyük etkisi vardır. Yozlaşan toplum, dinî istismar ve Atatürk'ün devrimlerine karşı çıkılmasına karşı bir duruş sergiledi. Özellikle hazırcevaplığıyla tanınırdı, bu sayede birçok fıkranın konusu olmuş, aynı zamanda hicivde de başarılı olmuştur. 28 Ocak 1953'teki ölümünün ardından Beşiktaş'taki Sinan Paşa Camii'nde cenaze namazı kılındı. Civardaki cadde ve sokakları dolduran profesörler, memurlar ve bazı ileri gelenlerin yanında kendilerine çekidüzen vermeye çalışmış sarhoşlar ve sokak serserilerinden oluşan büyük bir kalabalığın eşliğinde Barbaros Bulvarı'ndan geçerek defnedildiği yere ulaştırıldı. Mezarı bugün Kartal Merkez Mezarlığı'ndadır.

Neyzenlikteki ustalığıyla beraber, hiciv sanatını kullanarak şiirlerinde toplumdaki eşitsizliğe, haksızlığa ve zulme, siyaset ve dinî baskı ve çıkarcılığa değindi. Neredeyse tüm hayatı boyunca baskı ve zulme karşı çıkan Tevfik'in şiirlerindeki yergi ve taşlamaları onu bu türde Nef'i ve Eşref'ten sonra en önemli üçüncü edebiyatçı konumuna getirmiştir. Şiirlerinde sık sık, 1900'de yazdığı Sahne-i Ömrümden Nefs-i Emmareye Hitabım şiirinin ilk kıtasındaki gibi müstehcen sözlere ve bu yolla yapılan taşlamalara rastlanır. Bu isyan tarzı ve Osmanlı döneminde yazdığı eserler defalarca jurnallenmesine ve tutuklanmasına sebep olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise yine mevcut rejime ve Atatürk'ün devrimlerine, ilkelerine karşı çıkanlara göndermelerde bulunmuş, Atatürk'ün ölümünden sonra 1938'de O ölmedi adlı şiirini kaleme almıştır. Eserleri arasında Hiç (1919) ve Azâb-ı Mukaddes (1949) adlı şiir kitapları, Nihavent Saz Semaisi ve Şehnazbuselik Saz Semaisi gibi besteleri ve taksimleri bulunmaktadır. Halk arasında neyzenliğinin ve şiirinin yanı sıra fıkralarıyla da tanınır fakat ağızdan ağza aktarılan bu unsurlara edebiyat dünyasındaki kaynaklarda rastlamak çok zordur.

ŞAİRİN KALEMİNDEN

Öne Çıkan Şiirleri

Tümünü oku (113)

Bazı cümleler kapıyı çalmaz; doğrudan içeri girer.

“Şiir, insanın kendine söylediği
en dürüst sözdür.”
Şiirhane · Sözün evi.

Şiirhaneden Mektup

Yeni şiirler, yeni keşif yolları ve iyi sözler için.

Sadece anlamlı şeyler, söz veriyoruz.