İYİ Kİ ŞİİR VAR!
Rüveyda
Fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına
Bir güvercin uçurup kıtalar arasından
Çağırdın beni;
Geçerek birer birer sürgün kanyonlarını
Derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına.
Yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı,
Yıkarak yalnızlığa kurduğum sarayımı,
Yetim çığlıklarımı duyurmak üzre sana
Koşup geldim; iliştir beni memnu bahtına.
Adını söylemek istemiyorum;
Her hecesi amansız bir kor dudaklarımda.
Her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım,
Zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım.
Adını söylemek istemiyorum;
Rüveyda dediğim zaman
Anla ki senin için yürüyor kelimeler
Çığlığımın atardamarlarından.
Hangi yıldızdır bilmem, gözlerin;
Kayar da üzerime, Rüveyda.
Önce tuhaf bir deprem yayılır bedenime,
Sonra açılır önümde ıstırap vadileri.
Silik renkleriyle adımlarıma
Çözülmeye yüz tutan bir mazi mühürlenir.
Hayalin bittiği menfeze doğru
Alaca bir at koşar içimde,
Zamansız, mekânsız nefese doğru.
Uslanmaz bir yürek taşıdığıma dair
Yaygın bir kanaat dolaşır aynalarda.
Oysa Rüveyda,
Baştanbaşa ben
Kevser akan, gül kokan bir kalbin filiziyim.
Kitaplara sürdüğüm kapkara lekelerden
Bir anlatsam nasıl utandığımı,
Bir doğrulsam eğildiğim yerlerden,
Ağarır tanyeri nilüferlerin.
Alaca bir at koşar içimde,
Ezer toynakları ile anılarımı.
Sular köpürmemeliydi Rüveyda,
Kırılmamalıydı ıslak dalları hasret selvilerinin.
Ben zehire alışkınım, şerbete değil;
Rüyalar nefret eder avare duruşumdan,
Kabuslar çeker ancak derdimi yeryüzünde.
Sen gün boyu simsiyah bir ufukla beraber,
Ben her gece bir Mehdi türküsüyle çilekeş,
Yargılamak için zeval kayıtlarını
İnkılap bekliyorum.
Hangi umut çiçeğidir bilmem, ellerin;
Uzanır da gönlüme, Rüveyda.
Derinden bir ok saplanır bağrıma,
Beynimi çağıran bir sese doğru
Alaca bir at koşar içimde,
Zamansız, mekânsız nefese doğru.
Varlığın cinayettir memleketimde işlenen,
Akıtır kanını en asil pehlivanların.
Yokluğun sükûnettir, kuşatır evrenimi;
Varlığın ve yokluğun ölümüdür baharın.
Artık eskisi gibi bakamıyorsun;
Göklerinde bir Belkıs otururdu Rüveyda,
Binlerce gökkuşağı olurdu kirpiklerin,
Güneş bir anne gibi dururdu başucunda.
Artık dokunamıyor kakülün bulutlara,
Karalara bürünmüş saçlarında dolunay.
Ben bu kadar zulme layık mıyım Rüveyda?
Hangi ressamı vurur bilmem, endamın;
Sarar da benliğimi,
Ben beni tanımam kaldırımlarda,
Kafesleri yutan kafese doğru
Alaca bir at koşar içimde,
Zamansız, mekânsız nefese doğru.
Kırmızı bir kurdele bağlayarak alnına,
Duydun mu orkideye dua eden birini?
Bu ısmarlama yüzler yok mu Rüveyda,
Bu yapmacık bebekler,
Gözyaşı akıtırken gülenler yok mu?
Beni kahrediyor geceler boyu.
Hangi çağın gelişidir bilmem, gülüşün;
Soluk bir dünyanın mezarlarına
Gömerek gurbetimi,
Kapadı karanlığa Yesrip kapılarını.
Meydan okuyuşun çağın ordularına;
Bilmem hangi mevsimin başlangıcıdır,
Doruklardan öte hevese doğru
Alaca bir at koşar içimde,
Zamansız, mekânsız nefese doğru.
Yasını tutuyorum kararttığım düşlerin;
Yıpranmış divaneler gibiyim sokaklarda.
Amansız bir ütopya üfleyen pencereler
Lif lif yoluyor dram seyyahı bedenimi.
Önümde, haksızlığın hesaba çekildiği,
Hiç kimsenin kimseyi tanımadığı mahşer;
Arkamda, kare kare ömrümü belirleyen,
Hatırladıkça yanıp tutuştuğum resimler.
Söyle, nasıl aşarım pişmanlık dağlarını?
Yeniden bir Nil olup taşar mıyım çöllere?
Kim giydirir başıma tacını nihayetin?
Kim takar bileğime hürriyet künyesini?
Karada balık gibi nasıl yaşarım, söyle?
Rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı.
Ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı;
Asırlardır köhne barınaklarda
Küflenen, çürüyen çığlıklarımı.
At vuruldu; içim paramparça Rüveyda.
Gölgelerin ardına sakladım kusurumu;
Sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin,
Ben burda damla damla eriyip akıyorum.
Yine de çiğnetemem kimseye gururumu;
İstenmediğim yeri sessizce terk ederim.
Hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu,
Mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim.
Nurullah Genç