İYİ Kİ ŞİİR VAR!
Virginia Wolf
üşümesinden belli içimin: bitiyor yaz.
ufuk kör bir gözün ardı kadar boş.
geçiyor son kuş sürüleri mumların titrediği bir katedralde
dinlediğim orgun sönüp giden yankısı gibi
dinliyorum kanatlarının sesini
ey üzünç diyorum: yaşamımın toplamı,
koyakların ıssızlığından damıtılmış bana kalan tek bilgelik.
üzünç: kolsuz bir askerin sakallı yüzü yansıyıp vitrinin camında ‘kendini öldür’ diye iç geçirince;
tezgahda sızıp kalınca çocukluğunu ele veren göçebe
yüreğin sözü, kucaklanmayınca artık sevgili beden
ve gözyaşlarında parlayınca terkedilmiş baba ocağı
dupduru gözlerle baktın bana ey yitik çocuk:
derede seyrederken kendimi ve öptün,
ülkeler vadeden bir öpüşle
bu işte üzünç,
bu işte onulmazlık.
yaz bitiyor:
gece iniltisini emziriyor
büzülüp toprağa doğru çekilen ağaçların,
zaten yaralı belleğime daha bu sabah
bir uçurum kıyısıymış gibi dalıp gitmiştim saksının çatlağına,
bahçede yürürkende ayaklarım yapraklara gömülü,
bir kez daha rhoda'nın sesiydi:
“ah yaşam, nasıl da korktum senden.”
bitiyor yaz: ürperdim demin, biçimler dönüşebilir diye
düşünürken tek değişmeyen yüreğim ama yüreğim:
paslı bir kapı işte, açılınca da inildeyerek ardında
hiçbir şey yok büyük karanlıktan başka.
yine de konuşuyor biri:
melek değil hükümlü kendini dünyaya doğru fırlatan:
“siz lekelediniz beni ve çürüttünüz.”
çöldeki su damlası gibi söz: emiyor onu demir,
beton ve cam, savaş ve tecim;
yitiktir ve kovalanmıştır açıklamak isteyen
söz
ah bilemiyorum henüz yaşamımın tümünü,
dok işçilerinin suda yüzen sapları kesilmiş çiçeklere benzeyen yüzlerine bakıyorum,
şalına sımsıkı sarılmış ihtiyar kadının çay bardağına değince bir kemik sesi çıkaran eline bakıyorum,
çilli bir oğlanın otobüsün camında yassılmış burnuna bakıyorum:
bir giz mi bunlar belirginlik mi?
üstelik hem göreniyim düşlerimin hem görüleni:
üç başlı bir köpekle söyleşiyorum sık sık,
elimde bir gül; yağmalarken bir kitabın paha biçilmez gömüsünü.
yine de yazgım o sözcükler, biricik ödevim.
ve herşey bana sesleniyor:
binlerce parçaya bölünüyor,
dağılıp gitmeden önce dokunuyorum herbirine:
su bardaklarına, sarı, kırmızı, mor kurdelelere;
pencerenin nice yağmurlar, nice karlarla boyası
gitmiş pervazına;
bir albümün gün boyu birbirleriyle fısıldaşan sararmış fotoğraflarına, ıssız kar ovaları gibi
yalnızca rüzgarın sesiyle uğuldayan bomboş sayfaları gibi
ah yazıma kimi zaman da, ateşe tutulmuş bir elin
acısıyla karalanmış yazılarıma:
kanı çekilmiş ve dudakları hummanın koruyla kavrulmuş
bir yüz bu. nedir aradığı ve nedir yitirdiği?
insan çiçeklenmelerinin ve insan yıkımlarının arasında.
kişisel tarihler mi kurdum yaşamın sabuklamasıyla
yoksa varolan tarihlerin kurgusu muyum?
ah yazı(m) taşıllaşan yazı(m):
aradığını ve yitirdiğini
biliyorum sonunda:
yanmış bir kelebeğin külü.
yaz bitiyor işte.
ayaküstü bir söyleşiydi zaten pespembe
ibrişim ağaçlarının altında. kışa taşıyorum dünyanın tortusunu: şarkılar, ağlayışlar, vedalar, buluşmalar,
karartma geceleri, sirenler, yaşamı saran sis:
iç içe giren, sarmaşan.
son bir gözgöze geliş zamanla:
yanmış bir kelebeğin külü:
mavi-beyaz bir kelebeğin külü…
buluştuk septimus, clarissa, rhoda. mrs. ramsay
dupduru bir ırmağın kıyısında, su yankılıyor dağılan ve
birleşen doğaya tek bir cümleyi:
“şu küçücük varolma sorunu bitti”
akıyor ırmak
Ahmet Oktay